latife.bircan.sitemynet.com
Niğde

Bizim Niğde
Ö. Fethi GÜRER
Niğde Köşesi
Haber

Bizim Niğde



Niğde

Ömer Fethi GÜRER

Ömer Fethi GÜRER

ALAEDDİN MAHALLESİ PROJESİ

Ömer Fethi GÜRER

Alaeddin Mahallesi Niğde tarihi dününü taşıyan en önemli merkezlerden birinin genel adıdır. Bölgede çok sayıda taşınmaz kültür varlığı vardır. Kale, Cami, Kilise, Bedesten gibi önemli eserleri ya içinde ya yakınında bulunduran mahalle Niğde içinde mutlaka korunması gereken alanlardan biridir. Bu bölge ile ilgili yazılarımızda tarihi doku önemi özelliği ve geleceğe aktarımı konusunda çok yazdık. Görünen o ki yapılanlar ve yazılanları okumaktan öte geçmiyor. Çünkü her yıl bir önceki yılı aratır oldu. Tek tek viran olup giden yapılar, faal olan birkaç eserin dışında bakımsız kalan taşınmazlar bizden sonraki kuşaklar resimlerde görecek, kimi önemseyecek, kimi umursamıyacak tıpkı günümüzde olduğu gibi ilgi ile korunsun diyende olacak taş yapı ne olacak yerine yenisi konur diye düşünende bulunacak.Ama bir gerçek hiç değişmeyecek. Niğde elindeki değerleri yeterince kıymetini bilemeden yok ediyor. Niğde Turizmde çok önemli bir süreci dünde ıskaladı son yıllarda yakalamaya çabalıyor o noktada Alaeddin Mahallesi çok önemli bir çekim alanı kılınabilecek tarihi zenginlikleri korunacak en azından yarına taşınması şart noktadaki yerleşimin adı oluyor.

Alaeddin tepesi, kale ve mahalle bir bütün içinde ele alınıp tarihi dokusunun değerlendirilmesi Niğde için halen de en önemli olandır. Ciddi projelerin yapılması BÖLGE İÇİN DÜŞÜNÜLMELDİR.

Alaeddin Cami, kale ve mahalle yaşamı dünden gelen özellikleri ile Niğdenin bir kesitidir. Mahalle dar sokakları, güneş indiğin de kapı önüne oturan sakinleri ile ayrı bir otantik havaya sahip.

Alaeddin Mahallesi klasik Anadolu dokusu yanında sonradan türeme yapılarla içiçe de olsa Niğdenin görünen yüzünde önemli bir merkezdir.

Niğde Alaeddin Mahallesi için ilgili kurumların bir proje düzenlemesine giderek bölgeyi topyekun kurtaracak ve değerlerinin gün ışığına çıkıp korunmasını sağlayacak çalışma şarttır.

Niğde ilinde kimi tarihi dokuların envanteri çıkarılmıştır ancak yine buna benzer çalışmalara gerek vardır ve devam edilmelidir.

Niğde kent dokusu için Niğde belediyesi, Niğde Üniversitesi, Türizm Bakanlığı ilgili birimleri, Vakıflar Genel Müdürlüğü ortak bir çalışma komisyonu kurarak başta Alaeddin Mahallesi neresi nasıl kurtarılır yeni baştan gözden geçirmelerinde yarar vardır.

Her birim kendi sorumluluk alanı içinde bir şeyler yapma çabası içindedir. Ancak bu konuda Niğde Üniversitesi lokomotif kılınarak Niğde yeniden tüm ayrıntıları ele alınarak yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

VATANDAŞ gitmiş Kilise yanında boş alanı tandır yapmış, O olanakları ile en azından en çok fayda sağlamaya çabalamış. O birey olarak haklıdır. Eğer siz o vatandaşa daha iyi şartlarda yapılacak bir konut verir iseniz o evi boşaltır sizde pansiyon yaparak turizme kazandırırsınız hem yurttaş mağdur olmaz hemde tarih bu denli yok edilmez.

Mustafa Kemal ATATÜRK

AKPINAR

Ömer Fethi GÜRER

Akpınar dergisi Niğde için ilk önemli yayınlar içindedir. Dergi Atatürk dönemi Halkevlerinin Niğde adına yaşama geçirdiği önemli bir yayındır Niğde Halkevini ziyaretinde Niğde Halkevi olarak dergi çıkarma çalışmalarından söz edilir. Atatürk dergi adını sorduğunda Akpınar olarak söylenir.

5 Şubat 1934 yılında Niğde Halkevlerinde Niğde üzerine sohbette bulunan Atatürk o arada "Akpınar" adındanda etkilenerek Niğde su kaynakları ile ilgili konuşmalar olur ve söz Niğde Çiftehan Kaplıcalarına değin erer. Niğde Milletvekili Halit Mengi tarafından Çiftehan kaplıcaları ile ilgi bilgi aktarılır. Suyunun şifalı ancak bakımsız olduğu belirtilir. Konuşmalar ardından Atatürk yarın gidelim görelim der ve Çiftehan Kaplıcalarını görmeye gider. Akpınar dergisi adı daha konduğunda Niğde için ilk katkısını beklide bu vesile ile yapmış olur.

Akpınar dergisi 1934 sonrası Niğde'de Halkevi yayını olarak önemli bir dergi oldu. Dergi Niğde için döneminde bilgi kaynağı olarak günümüze değin yararlanılan özelliğini koruyor.

Akpınar dergisinin bazı sayılarını kütüphanelerde gidip inceledim. Niğde eğitim sağlık ve meyvecilik alanında olanları olması gerekenleri, Niğde yaşamı anlatan bilgileri öğreti özelliği ile buluşturan bir çalışma idi. Dönemi için çok güzel bir dergi olarak arşivlerde yerini aldı. Niğde için kimi konularda Akpınar dergisi yine de bilgi kaynağım olur. O arada dergi ile İlgili Abdülkadir Köylü Niğdemiz dergisinde alıntıları bilgilere yer verir.

Akpınar dergisi Halkevleri içinde bir açılım yoludur. Daha çok kişiye daha çok bilgi iletişimi bu yolla sağlanır. Atatürk O dönemde Halkevlerini çok önemser. Genç Cumhuriyet için halkın eğitimince ve meslek beceri sahibi olmasında Halkevleri önemli unsurdur.

Niğde halkevi Ülke genelinde açılan 16. Halkevi olması da ayrıca dikkate değerdir. Mustafa Kemal Atatürk 5 şubat 1934 yılında Niğde'de yaptığı konuşmada : "Bizim Halkevlerine büyük umudumuz var. Buralar gençliğin yuvası olacaktır" deyişi önemlidir. Cumhuriyet ile ilgili yeni yapılanmada Halkevlerinin önemi sonrası yıllarda Halkevine karşı çıkanlarında oluşmasında bir yerde etkin olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk Niğde'de ne demişti : "Milletimizin yüksek karaketerini, yorulmaz çalışkanlığını, fikri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirle besleyerek inkişaf ettirmek,İşte bu milli kültürümüzdür, Bu da halkevlerinde gelişecektir."

Atatürk önderliğinde Cumhuriyet dönemi aydınları Akpınar gibi güzel bir çalışmayı Niğde ilinin dününde yapmışlar ve arşivlerde o günlerle ilgili önemli bir kaynağın oluşmasını sağlamışlardı.

Halkevleri çok partili rejim ile tek parti döneminin uzantısı sayılarak yok edilmek için her yol denendi. Sonraki süreçte kapanmalarda yaşadı. Halkevi adı kaldı.Uzun yıllar Akpınar dergisi de adı anıldı. 1930'lu yılların koşullarında Akpınar gibi bir dergi gerçekten zor bir çaba ve çalışma idi ama başarılan bir sonuçtu. 1970'lerde dahi degiyi bırakın gazete dahai zor koşullarda basılıyordu.

Niğde 1940'larda gazete dergisi olan konumunu sonraki yıllarda bülten haline gelen yayınlarla sürdürdü. Son yıllarda ise Niğde yerel basın atağa kalktı. Ona yaklaşan günlük gazete ve ciddi anlamda birden çok dergi yayını yapılıyor. O arada 2006 yılında Akpınar adı ile yeni bir dergi yayına başladı. Akpınar'da Niğde yanında farklı akademik çevrelerin yazıları da yer alıyor. Birkaç sayısına bakmak şansım oldu. Daha çok edebi konular ağırlıklı bir yayın izlenimi edindim. Bu yolla Niğde için bir önemli çalışma idi. Niğde konusu yada Niğde sorunları dergide yoğunlaşması Niğde içinde yol gösterici olacaktır.

Akpınar uzun yaşaması ve ilk Akpınar gibi Niğde için gelecekte de kaynak ve bilgi için yalnız günümüzde değil gelecekte arşivlerde de önem bulmasını diliyorum.

İDAM EDİLENLER

Ömer Fethi GÜRER

Niğde için her yapınında bir dünü var. Özellikle ayakta kalan eserlerle ilgili anlatılardanda kitap olur. Niğde Alaaddin Cami Alaaddin tepesinde Niğde için önemli bir eserdir. Özellikle cami taç kapısında beliren kadın yüzü ile de dikkat çeker. Portalde ki güneş ile oluşan gölgelerin yarattığı kadın başı Niğde açısındanda çekici özelliktir.Keza titiz bir çalışma ile kapı üstü testere biçiminde keşişler ile işlenmiş yaprak motiflerinin ince yaklı oluşlarıda dikkate değerdir.

Genelde dönemin yetkililerince yaptırılan cami,çeşme, kervansaray gibi eserlerde yaptıran kişi kitabesi bulunur ve yapılış tarihi yer alır. Kimi kitabeler onarımlar döneminde sökülmesi yada yapının hasar görmesi nedeni ile ortadan kalkmasına rağmen çoğunluğun kitabesi olduğu yerdedir.
Alaaddin cami kesme taştan yapılmıştır.Cami için dikkat çeken bir konuda çörten başlarındaki aslan görünümüdür. Gri ve sarımtrak taşlarla yapılan cami Selçuklu döneminin önemli eserlerindendir.

620 yılında yaptırılan cami 20.90 - 25.90 m. Ölçülerinde dikdörtgendir. Kubbeleri, kemerleri duvarları düzenli yontulup taştan örülen eser Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat zamanında dönemin Niğde Sancak beyi Zeynettin Beşare tarafından yaptırıldığı bilinendir. Beşare Keykavus'un sancak beyidir. Bu cami yaptırmasının nedeni olarak kimi kaynaklarda dönemin Selçuklu Hükümdarı Aladdin Keykubata yaranmak ister ancak bu cami yaptrımış olması onun idam edilmesini engellemez ve tıpkı cami kapısı karşısındaki Hatıroğlu çeşmesi yaptıran Hatıroğlu Şeraffettin Mesut gibi idam edilir. İki idam arasındaki fark ise biri sancak beyi diğeri isyankardır. 1276 yılında yapılan çeşme III Gıyasettin Keyhüsrev dönemindedir. Şerafettin Mesut çeşme yaptırdığı dönemde devlete karşı isyanında IV Ruknettin Kılıçaslanı öldürmüşse de yakalanarak idam edilmiştir.

Niğde aynı yerde aynı noktada ama ayrı dönemlerde kaderleri buluşan iki kişinin günümüze kadar ulaşan eserleri ile onları tanımaktadır. Cami yapıldıktan sonra çeşme yapanında aynı kaderi paylaşmış olmaları da ilginçtir.

Niğde tarihinde idamların yeri vardır. Farklı kaynaklarda yer alan ilginç olaylarda anlatılır. Kimi devlete isyandan kimi kurların dışına çıktığı için idam edilenler olmuştur.

Özetle Bor Paşa cami içinde Sokullu Mehmet Paşa'nın gönderdiği para ile eski bedesten üzerine görevli paşanın cami yaptırması, oysa bedesten ve cami için ayrılan ödeneğe rağmen eski yapı üzerine inşanın sağlanmasının Sokullu'ya haber verilmesi ile paşanın kelle gidecek kaygısı sonucu elinde kalan para ile yeni hamamı yaptırdığı ancak idamdan kurtulmadığı bir rivayete göre kellesinin minarenin dibine gömüldüğü farklı bir anlatı ile de gelen geçen üzerinden geçsin diye bedesten kapısına gömüldüğü anlatılırdı. Hatta bu nedenle yapılan bir incelemede bedesten kapısında insan kemikleri çıkarıldığı yolunda söyleyenlerde oldu.

Diğer kimi eserlerle ilgilide değişik söylentiler farklı kaynaklarda yer alan bilgilerle günümüze eriyor. Okurken bakarken bunu yapan ne oldu diye düşünmüyoruz. Eseri ile emeklerini anımsıyor anıyoruz. İnsandan kalanda yaptığı varsa güzellik oluyor. Kimbilir neden Zeyneddin Başere kelleyi kurtaramadı? Kimbilir Şeraffetin Mesut neden isyan etti.
Akılda kalan Taç kapısı ile Aladdin Cami Niğde için sembolleşen portale yansıyan kadın yüzü değimli?

Niğde için bu iki farklı ama tarihi değer eserlerin korunması ve geleceğe taşınması o eserlere duyulan ilgi Niğde için kazanımdır ama bu eseleri yapanlarında dünlerde kalan yaşamlarının detaylarıda incelenecek derinliktedir.

ESNAF'IN SESİ

Ömer Fethi GÜRER

NESOB Başkanı Fahri Eker Niğde ile ilgili farklı çaba ve çalışmalarda yer alıyor. Ayrıca NESOB aylık bir dergi ile de yayın olarakta esnafa ulaşıyor. Niğde için esnaflar adına çaba ve çalışma olduğunu yapılanlarla söylemek olası. Bu açıdan Niğde için iyi gelişmeler olacağı umudumuz var Ancak bir konu dikkatimizi çekti. Niğde için farklı konularda şikayetler var ama Niğde ile ilgili esnaf konusunda yakınma çok olduğunu düşünmüyordum. Kimi yerlerde tek tük eleştiri vardı.genelleme olarak esnaflarımızın olumlu ve işini iyi yapanlar olduğuna inanıyoruz. Bu fikrimizde devam ediyor. Özellikle işin ehli yada kökten mesleğine sahip babadan kalma işi götürenler yada belli eğitim ile konuya vakıf olanların işleri konusunda ne kadar titiz durduklarını gören bilenlerdeniz.

Buna karşın Niğde gelişim dergisinde Halkın sesi adı ile yer alan düşüncelerde esnafın söyledikleri oldukça dikkatimi çekti. Bu konuda Haziran sayısında yer alan değerlendirmelerden aylar geçti. O anlamda yeni bir görüş yada bu açıklamalarla ilgili bir yorum gelmedi.

Esnaf sorular sorularda bir özeleştiri yapıyor ayrıca çağrıda bulunuyordu. Bu çağrı ve özeleştriler ilginç dikkate değerdi.
Oto Lastikçisi Murat Songur Bir çok sanayi esnafı fahiş fiyatla iş yapmalarından dolayı müşteri kaçırıyoruz. 1 YTL işi 10 YTL yaparsan müşterininde civar ilerle gideceği kesin elbette diyor ve Sanayi kesimine ve kamuoyuna vermek istediğiniz mesajınız varmı? Denildiğinde de : "Özellikle sanayi esnafı arkadaşlarıma sesleniyorum. Lütfen dürüst hizmet verin. Müşteriye sahip çıkın. Herkes hak ettiğini alsın, böyle yaptığımızda hem Niğde hemde biz esnaflar daha çok kazanacağız." diye konuşuyor.

Sanayi bölgesinde çalışan 3 ayrı esnaf ile yapılan görüşmede de işlerin durgunluğu yanında teknoloji yenileyemedikleri gelişmeleri takip edemedikleri gibi konular sorunların başında geliyor. Yetişmiş elaman sıkıntısı da dile gelen mesellerden. Niğde için anlatılanlar Niğde geleceği açısındanda önemli. Öncelikle esnaf dahi uygulanan fiyat ile ilgili şikayeti var. Serbest piyasa ekonomisi anlayışında herkes her fiyattan iş yapabilir ama müşteri Niğde dışına gitmesi Niğde için kayıptır

Yıllarca esnaflarla iç içe oldum. İş yaşamım gereği ülke genlinde çok tüccar ve iş adamı esnaf tanıtım. Gelişen kentlerde ne olursa olsun müşteri memnun olsun ve müşteri kaçmasın temel kuruladır. Tatlı dil güleryüz bir bardak çay dahi önemlidir.

Niğde için bizzat yaşadığım bir olayda dünde kalsa ilginçti. Bir gıda grubu genel Müdürü iken Niğde bayi vermek istedim. Kayseri ve Konya bayileri Niğde ürünümüzü veriyordu. Direk Niğde içinde bir bayim olsun dedim. Genel Müdür olarak İstanbul'dan Niğde'ye geldim. Bayilik için görüşme yapacağım yere gittim sahibi yoktu. Lise çağında bir genç oturmuş bulmaca çözüyor. Kendimi tanıttım genç oturduğu yerden kalmadı dahi. Siz Niğde'yi bir gezip sonra gelin" dedi. Niğdeli olduğumu söylememişti. Gencin yaklaşımı beni şaşırttı. Özellikle doğuda, güneydoğuda olsa hemen buyur edilir, bir çay söylenir, işyeri sahibine erişmeye çabalanır bizde ise bir dolan gel dedi genç. Sorun bu noktadan başlıyor. Kim olursa olsun gelenle ilgilenmek, buyur etmek, o kişiye yabancı ise kenti gezmeyi önermek, vakit geldi ise yemek söylemek bunlar sonuçta o işi yapan kişiye artı olarak dönecek iştir. Bırakın adam kazıklamayı adamı sahiplenerek kazanılır.

Bu anlamda NESOB esnafımıza bu açıdan da çalışmalar yapması ve bu yolla eğitim vermesi de yararlı olur.

Bu konuda Üniversite ile çalışma yapıp gerekirse ise konun uzmanı bilim adamından doktora değin farklı ilgilileri de ekleyerek daha çok kişiyi daha olumlu çalışma içine taşımak olasıdır. Doğal olarak işi az, sorunu çok, geliri düşük olan esnafın derdini hafifletmeden anlayışını farklılaştırmakta zordur. Çünkü gelen müşteri sonrası iş olacağına inanan için fiyat daha mantıklı talebe döner.

ATA SANAYİ

Ömer Fethi GÜRER

Niğde için bir iş yapılınca o işin tam olması esasen düşünülendir ancak nedense yansımaları eksik kalıyor. Ata sanayi kurulurken de amaç Niğde için sanayi ile ilgili olanları bu alanda toplamaktı. Bunun içinde yatırım yapıldı. Eski sanayi için farklı düşünceler vardı. Bu bölgede suyun yüzeye yakın olduğu söylenirdi. O nedenle bizde kaç kez eski sanayi için düşünceler yazdık. Özellikle bu alanın bir park olması halinde Niğde kazanımına değindik. Eski Çocuk Esirgeme Kurumu alanı içinde park önerisi getirmiştik. Çünkü Niğde kent olacaksa bu konuda mutlaka daha çok yapması gereken vardı. Kızıl Elma Parkı, Yeni Niğde evleri ile oluşan yapılanmada düzenlenen çalışmalar Niğde için olması gerekendi. Hüdavent Hatun Türbesi çevresinde de küçük bir park vardı ama Niğde kucaklayacak büyük bir park alanı yoktu. Onun içinde Eski Sanayi o bölgeden kalkar ise o alanda anıtları gezi alanları ile muhteşem bir park alanı doğabilirdi.

Yıllar öncesinden bu konuda yazdıklarımız oldu Çünkü Ata sanayi ile sanayi çarşısı Niğde içinden taşınacağı planlanmıştı. Olmadı Ata sanayi gidenlerin yanında eski sanayide kalanlarda işlerine devam etti.

Niğde Gelişim Dergisi Halkın sesi kapsamında Ata sanayinde çalışan esnafla görüşmüştü. Onların düşüncelerini almıştı 42 yıldır sanayide çalışan Oto fren tamircisi Ünal Çizmeci şunları söylüyordu : "Niğde'de sanayimiz perişan durumdadır. Bunun bizden kaynaklanan ve mülki idareden kaynaklanan nedenleri vardır. Bizler tarafından eksiklikler: Teknolojiyi iyi takip edememiz,müşteriye olan ilgi ve alakayı tam manasıyla yapamayışımızdan kaynaklanan nedenlerdir.. Teknolojiyi yakalamak için bizlerin sermayenin iyi durumda olması gerekir.O sermayede bizlerde olmadığı için boş oturuyoruz. Mülki idare boyutunda ise, Eski sanayi Ata sanayi bölgesine katmadılar, bizim içinde bulunduğumuz Ata sanayi Bölgesi Niğde'nin yükünü kaldırmıyor. Dolaysıyla işin yarısı burada,yarısı eski sanayide yapılınca işlerimiz tam olarak olmuyor.İkincisi Ata sanayi Bölgesine otobüs servisimiz yok. Müşterimiz gidiş gelişte zorluklarla karşılaşıyor. Ben yıllardır bu işin içindeyim. Daha bir gün mülki idare amirlerimiz gelipte bizleri ziyaret ettiklerini görmedim. Şayet gelir bizleri ziyaret ederlerse faydalı olacağını sanıyorum. Sayın milletvekillerimiz bizleri sadece seçim zamanında hatırlıyorlar.Daha sonra bir daha göremiyoruz. Kendilerini. Amacımız aile büyüğü olarak,işveren olarak sıkıntılarımızı dile getirmektir. Karşılıklı diyalog içinde sorunlarımızın hafifliyeceğini umut ediyorum" diyor. Oto elektrikçisi Hacı Şener de : "Eski sanayi bölgesini kaldıramadıkları için küçük araçlar tamirlerine vatandaş buralara gelmiyor. Orada bulamadıkları olursa bize geliyor Bizlere ilk başlarda eski sanayi bölgesinin kaldırılacağı söylenmişti. Ama şu ana kadar böyle bir gayreti göremedik. Ulaşım sıkıntısı var. Bir otobüs yada dolmuş servisi konması istiyoruz. Öte yandan otomotiv sektöründe değişimleri yakından takip edemeyişimizden eski model araçalrın hızla piyasadan kalkmasından dolayı teknolojik yenilemeye gidemiyrozu.Yetişmiş eleman da fazla yok Büyüklerimiz bir an önce uygun alt yapı olmayan Eski sanayi bölgesini kaldırıp daha geniş dükkanlarıyla altyapısıyla her türlü hizmete açık olan Ata sanayimizi canlandrımaları yönünde istekte bulunuyoruz. Burada bir çok dükkan ve arazi boş olarak duruyor.Eski sanayi esnafına sesleniyorum gelin beraber burada birlikte çalışalım."

Ata sanayinde çalışan iki esnafın düşünceleri böyle. Eski sanayi çalışanları Ata sanayi sorunlarını görünce oraya gidermi? Ulaşım için otobüs dahi olmayan yere araç tamire bırakıp geri gelmek vatandaşın tercihi olurmu?
ATA SANAYİ CAZİP KILACAK BİR YOL TAM ATA SANAYİ KARŞILAYAN DEMİRYOLU ÜST GEÇİT İLE AŞACAK NİĞDE EVLERİNİNDE KULLANACAĞI YENİ BİR BULVAR YOLU DİKİNE NİĞDEMİZE KAZANDIRMAKTIR. O Bölge ulaşım kolaylaşırsa cazip olur. Eski sanayi ise siyasiler için zor bir iş. 1949 yılında dabakları Bor dışına çıkaran Belediye Başkanı Fuat Mengi'ye dabaklar çıkıp eğer bizi taşırsan oy vermeyiz demişler o kararlı davranıp taşımış ama onca çalışmasına karşı seçilememiş zaman Fuat Mengi seçimi kaybetmiş yıllar sonra ne kadar haklı olduğu ve Bor'un kazandığı açığa çıktı.

YALAN

Ömer Fethi GÜRER

Yalandan herkes nefret eder ama yalanda yaşamımızda olandır. Yalancı ile ilgili atasözlerimiz dahi var. Ben yalancının her türlüsünden korkarım. Siyasilerin ise yalan ile barışık olanını ise hiç anlamam. Makam mevkii sahibi olmuş, toplumda ummadığı itibara ermiş, bir dönem sonra tekrar var olup olmadığını bilmediği bir yolda neden yalana sarılır ki. Bunu da anlamış değilim. Dinimiz yalanı men eder ama toplumda yalan sığınılan bir liman gibidir.

Kimi işlerde yalan "peynir ekmek" gibi söylenir. Toplumda yalanı kimi mesleklerde olağan görmüştür. Pazarlık kültürü de esasen bu bakıştan doğar. Söylenen fiyata itibar edilmez pazarlığa geçilir. Yemin billah maliyet anlatılır ve tutturduğu fiyata mal satılır. Bu alışkanlık olmuş bir durumdur . Adına pazarlık denir. Pazarlık gerçek rakamın değilde farklı rakamın söylenmesinden oluştuğuna göre ortada gerçek olmayan bir durum vardır ama toplum bunu alışkanlık yaptığından üzerinde durulmaz.

Evde aile resilerine,okulda öğretmene, zorunlu durumlarda özellikle dayak ve tepki anında söylenen yalanlarda vardır. Bir yerde "paçayı kurtarma" adına söylenen yalanlarında belki bir açıklaması olur. Ama siyasilerin yalanı anlaşılır gibi değildir. Yapamayacağını vaat ederek esasen güveni yıkanların dündede olduğu bir gerçektir. O arada başaramayacağı her iş için tamam diyen siyasi tipide vardır. Milletvekili iken iş yapmak özel yetenek yanında ilgi ve bilgide gerektirir. Bu anlamda Rahmetli Azmi Yavuzalp bir olay anlatırdı : "1980 öncesi Nevşehir'den bir kişi işi için Ankara'ya gider. Ankara'da iki ayrı partiden milletvekilleri vardır. O günün şartlarında iktidarda olan parti den Milletvekili Zeki beye vatandaş uğrar. Derdini anlatır. Milletvekili dinler. Not alır ve ilgili yerleri arar. Sonuçta yaptığı çalışmalar ile vatandaş derdi çözümlenemeyeceğini görür ve der ki sen Ankara'da kalıp masraf etme, boş yerede uğraşma Nevşehir'e dön. Senin işin olmayacak. Vatandaş teşekkür eder. Kalkar gider ama Nevşehir'e değil diğer parti milletvekili yanına. O milletvekili vatandaşı hemen kabul eder. Ona Ankara'da kalacak bir yer ayarlanır. İşi Milletvekili takibe aldığını söyler. Bir gün iki gün tam bir ay vatandaş her gün meclise gider gelir. Vekil sağa sola telefon eder. Ve bir ay sonra işinin olamayacağını vatandaşa söyler. Vatandaş işi olmamıştır ama vekil onun için bir ay uğraşmıştır. Teşekkür eder. Bir ay konaklama, yeme içme parası ödeyen vatandaş köye döner ve kahvede oturur ne oldu diyenlere valla Zeki beye gittik. Bir günde olmaz dedi bizi baştan savdu. Diğer milletvekilimize gittik adam bir ay uğraştı Allah razı olsun. Çok çabaladı ama olmadı" der. Sonuçta vatandaşın işi olmamış ama Milletvekili Zeki bey doğru olanı söylediği halde vatandaş ona değil onu oyalayan vekile inanmıştır. Onun içinde genelde vekillerde her işi olacak gibi her konuya vakıf gibi davranmayı olağan görüyorlar.

O nedenle vatandaşta siyasilerin vaatleri ve yaptıklarından çok sonuç ile ilgili olursa yalan giderek azalır. Gerçi bizlere dahi söylenen yalanlar olmuyormu? Söylenen sözler ve yapılan konuşmalar o anda orada kalacağına artık bir yerde bildiğimiz için dinlemekle yetiniyoruz.

Niğde olarak yalanın olmadığı bir siyasi doku oluşsun isteğimiz var ama genelde olağan olan bir durum hadi demekle yok olmaz ki. Söz uçuyor. Yazılı olanlarda unutuluyor ama her anlamda not alma ve denenleri kayda geçme noktasında olup bir gün bunları ilgilinin önüne koymakta gerekiyor.
Yalan esasen aklı başında hiçbir kişiye yakışmıyor. Olmaması ve yalansız siyasete erilmesi de dileğimizdir.

EKMEĞİN KIRINTISI

Ömer Fethi GÜRER

Ekmek nimetti. Dünde büyüklerimiz ekmeği ayrı bir değerde tutardı.Çöpe ekmek atmak akla gelmezdi. Ekmek ufakları toplanırdı. Ekmek bölünürken dahi dökülmesin diye uğraşılırdı. Ekmeğe saygıdan öte ekmeği bulamayanların varlığı akıllarda olandı.

Niğde genelinde ev ekmeği yapılırdı. Ev ekmeği için buğday öğütülür,un elde edilir.Hamur hazırlanır, bazı hazılanır, şepe ve yufka yapılırdı. Tandırlarda saç üzerinde ekmek yapma işlemi gerçekleştirilirdi. Bu konuyu daha önce detayları ile yazdık.

Çocuklar içinde iş bittiğinde hamura şekil verilip simit yada değişik figürler ile onların mutlu olması sağlanırdı. Ekmek yapmak işinin ayrı bir özelliği vardı. Kadınların üç gün üç gece onca yorulmalarına karşın birde keyifli dedikodu yapmaları vardı ki o yorgunluğu yenende herhalde o idi.

Çocuk iken "ekmek damı" denen yerde geçen zaman bizler içinde oyundu. Gece ekmek yapma işi sabaha kadar sürerdi. Bizde annemizi bahane ile gece sokakta olurduk. Yevmiye ile işçi tutan vardı ama bizim çevrede komşu ve akraba dayanışması ile işler yürüdüğü içinde her ev birbirine yardım edince birkaç günlük dinlenme ile nerde ise iki ay ekmek yapılırdı.

Ekmek işinden önce birde konu komşu Hazal süpermek için kavaklıkların olduğu yerlerde sabahın köründe yola dökülmek vardı ki onun dahi neşeli kılındığını görenlerdendim.

Genç kızlar, kadınlar ve birde çocuklar ile aileden bir erkek yer aldığı gruplar hazalları telislere basar tandırda yakacak hazırlarlardı.

Keza Sığırda o saatlerde gittiği için uyanma saati kadın için sabah ezanı idi. Bu denli bayan memur ve işçi olmadığından kadının yaşamı Yıl başında bağ bahçe hazırlığı, ev temizliği yaz ortasında hasat ve evin kışlıklarını hazırlandığı bir süreç ile geçerdi.

Çalışmak ne denli mutluluk veren bir olaydı ki iş yapmamak ayıptı. Nerden nerelere geldik. O arada Fertek'li hemşerimiz Erdoğan Çelik ile laflarken ŞEREMET'i anlattı : "Fertek'te dedi Tandıra düşen küllenen ekmek alınır üfülenir kül çok ise yıkanır ve sonra temizlenmiş bu ekmek tüketilirdi. Küllenen ekmeğe Şeremet denirdi.
Ben Şeremet olarak duymadım. Ekmek pişiricisi işin ehli yaşlı olanlar olurdu ama özellikle şepe şişirmek için içine ateşin sokulup çıkarılırdı.O anda düşerse almak olası olmazdı"

Fertek çöreği için "Şeremet" akla yakın geliyor. Çünkü Fertek'te çörek ayrı bir güzel yapılıyor. Küle düşerse külden arıtıp değerlendirilmesi de o yıllarda normal.Çünkü Erdoğan Çelik dediği 1950'li yıllar. Bırakın o yılları 1960'lı yıllarda sofrada sağan sıyrılmadan yemekten kalkılmaz. Kırıntıda tek tek toplanırdı.Şeremet demek ki pişen ekmek küle düşse de değerlendirilmesine verilen ad imiş. Kim bile ki.

Ekmeğin adı tadı özelliği önemi dünde daha farklı olduğu söylesek yanılmış olmayız. EKMEKLERDE BOZULDU.Özellikle kimyasal katkılı bir günde süngere dönen ekmeklerde var. Ekmeğin tadını bilen için taş fırınlarda kepeklede karışık somunlarında özelliği ayrı idi.

Ekmek yufka ekmek iken her evin olanı idi.Somun ekmeği çarşı ekmeği yaygınlaştı. ev ekmeği azaldı.şimdilerde naylon kapta şepe satanlar var. Küle düşen ekmeği alıp yemek apartman kültüründe çok görülecek bir olay değil. Köylerde olsada şehirde artık ekmek tüketiminde kurallar dahi ortadan kalktı.
Şimdilerde ekmeği özü ile pişiren fırın aramak moda oldu.

YEMEKLERİMİZ VARDI

Ömer Fethi GÜRER

Apartman Kültürü ile yaşanan değişim sürüyor. O arada kadınların iş yaşamında yoğunlaşması ile farklı oluşumlarda ev yaşamına girdi. Kadın evde değil işte olunca evde yemeklerin tadı kaçmaya başladı. Geçmişte çalışmayan kadın için evde en önemli uğraş yemekmiş. Eşi ve çocukları için çok farklı yemekleri yaparak öğle akşam sürecinde uğraş verir imiş.Kadında iş yaşamında yaygın yerini alınca Doğal olarak pratik ve alışılagelen yemekler yaşamımızda egemenlik kurdu. Bir dönemde hamburgere doğru gidiyorduk.En azından o süreç durdu. Kadında iş yaşamında yoğunluğa erdiği süreçte evde yaşamın değişimi de olağandı. Aynı sürede aynı yorgunlukla eve gelen kadın evde zor sayılacak yada zaman alacak yemekleri yapmasını beklemekte haksızlık olur ama en azından özel günlerde tatillerde yinede yöresel mutfagı yaşatmak ve korumakta doğru olandır.
Yöresel çok değişik yemeklerimizde var.
Bitbit çorbası, mangır çorbası, erişte çorbası, pirinç çorbası, oğma çorbası, sirke çorbası, tarhana çorbası, sütlü çorba, bulgur çorbası, un çorbası,
vıttırıvızık, tirit, et sulu, biber çilpimesi, munbar dolması, çanak, mücver, göllü, kocaoğmak, yağlı ufak, etli kabak, keşkek, kelle, sızgıt dürümü, böğür dolması,sıkma, Ara başı, söğürme, kavurma, zülbiye, kalle, çiğ börek, kemik sızgıt, biber kırpma, yaprak kırpma, mantı, köfte, samsa, Niğde tava, kıska (soğan) yahni, patates, kabak oturma, çılbır, mıhla, etli kuru fasulye, nohut, parpana,analı kızlı, kuru et,
Ev baklavası,fukara baklavası,yağlı ballı,elma dolması, kayısı dolması, Ayva ve pancar boranası,ditme, dökmece,elma ve vişne kompostosu,tahinli ekmek, pekmez, köfter kavurma, bandırma, kaymak, höşmerim, lokma, kaygana, sarı burma, halka tatlı, pekmez dürümü,tahinli pekmez, borana, komposto, erde, pişmaniye, büzeyden, elma,ayva ve armut pekmezde,ayva tatlısı, güllaç,bulama, şıra, yemek ve tatlılar olarak biliniyordu.
Kuru üzüm, meyve kakı, hevenk, dut kurusu, ceviz, meyve kurusu, üzüm turşusu, turşu reçel, hoşaf, kavunlu cacık, salata, yaprak sarma, lahana sarma, hamur işi börekler, sütten mamul tatlılar, yoğurt katkılı pekmezler mutfaklarımızın tamamlayıcıları olarak soframıza gelirdi.
Yemeklerde hayvansal yağlar öne çıkardı. Toprak tencerelerde odun ateşinde zengin çeşitli yemekler pişerdi,
Birde Kaburga dolmamız vardı. Mardin ve Diyarbakır bu işin resturantlarını dahi kurdu ama Niğde Kaburga dolmasını adeta unuttu.
Orta Dolması diye de tanımlanan Kaburga dolması nasıl olurdu diye soranda olabilir. Yapılışı kolay ama lezzeti ile "parmak yaratırdı."
Memlekette hayvancılık yapılırken yok yoktu.Et olduğu için pastırma, sucuk, işkembe dolması, işkembe, munbar, kürek, kuru et, kuru işkembe, ciğer kısacası etten akla gelen ne varsa yapılırdı. Yenirdi. Kelle dahi anlat anlat bitmez tadlardandı.
Hele birde tirit vardı ki tandırda çömleğe gömülü kelle suyu ile yapıldı mı ekmek bile ayrı tada girerdi. Kaburga dolmasında bulgur yada pilav ile aralanan bölge doldurulur ,ip ile dikilir sonra pişirmeye konurdu. Fırın da olursa daha da ayrı bir tad alınırdı ama evlerde tencerede yapılması olağandı.
Yaşamın rengi değişti. Düzen değişti. Kollestrol çıktı, kanser çıktı, kalp çıktı. Yasaklarla şekillenen yemek alışkanlığı oluştu. Sakatat yaşı kırkı geçene yasaklanır oldu. Yemeğin özelliği değil karın doyuracak bir şeyler aranır oldu.

ÇOCUKLARIN OYUNLARI

Ömer Fethi GÜRER

Çocuk dünde daha özgürdü dersek yanlış olmaz. Apartmanlara bağlı olmayam yaşamda çoğu evde bahçe ve avlu vardı. Çocuk için ev içi ve dışı oyun çoktu. Günümüzde bilgisayara endeksli yaratıcılığı daha az oyunlara geçilildi. Tehlike olarak daha az tehlikeli sorun olarak daha az sorunlu ama kapalı alanda belli bir oyunla yaşam akıyor.
Oyunlar mevsimine ve yaş gruplarına göre, gece ve gündüz oyunları olarak ayrılırdı. Ev içinde kızlar "evcilik", oynardı. Çocukların evde yastıkları at yapması, eşyaların yerini değiştirmesi olağandı. Evde kurulan "Aç kilit, açmam kilit" oyunu da iki ya da üç kişi ile oynanırdı. Yumruk yapılan eller üst üste konar ve ebe parmağı ile, yumrukları aç kilit deyip açarken alta ki yumruk açılmazdı ve şu sözler söylenirdi.
"Aç kilit,/Açmam kilit,/Buranın anahtarı nerde, /Suya düştü, /Su nerde?/İnek içti, /İnek nerde? Dağa kaçtı./Dağ nerede?/Yandı, bitti kül oldu. denir Ve yumruk açılınca da "Vay sakalım , vay bıyığım" diye eller sakal ve bıyık bölümlerine sürülürdü.
"İğne mine",oyunu da kolay ve çok oynanan oyundu. El parmakları açılarak düz yere konur. Ebe oyuncu parmağını ağzına götürüp "oooo" yapar. Sıra ile parmaklar üzerinden"iğne, mine, ucu, dinme,/Şamak gacı, şamdan geçi,/Burada duran kuş mudur?/Kanatları gümüş müdür?/Alı gelin, pullu gelin, /Çık kanadını kopar gelin...
denir ve rast gelen parmak bükülerek son kalan parmağa kadar oyun devam ederdi.
"Yağ satarım, bal satarım, ustam ölmüş, ben satarım" ve "Saklambaç", ile "Körebe",de ev içinde oynanan oyunlardı.
Kız çocuklar, sandalyeler ile kurulan oyuncak salıncaklar,"bebelere beşik" ,olarak yapılan minyatür beşiklerle, ot bebeklerle oynarlardı.Bahar aylarında Gül Fatma çiçeği ile yüzde şekiller ile horoz olunur ve kır çiçekleri, sarı çiçeklerde toplayıp taç yapılırdı.

Mahallede çocuk oyunları ise en az iki kişi ile oynanırdı. Toplu oyunlarda güçlüler diğerlerini ezerdi. Saklambaç, elim sende, ebe, hamam kızdı, çelik çomak, aşık, übülük, met, kayım, kayım, vız ,vız, güvercin taklası, cız, sek sek, uzun eşek, çoban, dama, gülle, çekirdek vurma, bilye, çanak çömlek, İp atlama, çember çevirme, kibrit kutusu, gazoz kapağı(Ki; demiryolu raylarına konan kapak üzerinden tren geçerdi),küçük kalemleri dizilerek vurma gibi oyunlar oynanırdı. Çoban, aşşık, kayısı çekirdeği ve kara kalem boyutu küçüleni dizilerek para ile de oynanan oyunlar türetilirdi.. Sakızdan çıkan futbolcu, sanatçı resimleri,kibrit kutusu kapakları, ile kart oynanırdı.
Karaağaçtan çeten yapmak, sopa ile atçılık oynamakta tozu toprağa katmakta oyun gelirdi. Güvercin taklası, uzun eşek gençlerin oyunları idi. Oyun için her yol bulunurdu.
Keza rampa aşağı her yerden de kayarak inmek adetti. İstasyonda Kaynak su yanında merdiven kenarında kaymakta marifetti. "Tornet'ten" kaymak için aparat yapılır, yol boş ise asfalta kayan olurdu.

Kenar Mahallerde konuşmaya başlayan çocuklara "küfür" öğretilirdi. Küfür ettirmekte hoşa giderdi Cümleyi zor kuran çocuğa "Hadi emmine bir küfür et", diye teşvik eden de olurdu. Uygun olmayan yerde küfür edince de ağzına "acı biber" sürmekle tehdit edilirdi. Kimileri de şakalarına çocukları alet ederlerdi. Kızdıracakları kişi üzerine gönderirlerdi. Hedef kişinin hoşlanmadığı ses ve hareketleri yapılır, kaçılırdı. Yakalanan da dayak yerdi.
Süreç en azından küfür ve tornet gibi oyuncakları azalttı. Çocuklar mevcut trafikte sokakta oynasalar sorunlar çok olurdu.

UNUTULAN OYUNLAR

Ömer Fethi GÜRER

Niğdemiz'de çocuk oyunları olarak bilinen kimi oyunlarda unutulmaya başladı. Aşşık, Çoban, Bilya, gibi oyunlar seyrekleşti. Mahalle kavgaları kalktı. Hamam, çok oynanan oyundu. Toprak elle bir araya getirilip yığılır, su ile dış yüz çamur yapılıp sıvanır, "Abiş, abiş ebem gelmeden sen piş", diye elle ovularak biraz kuruması beklenirdi ve üç ayrı göz açılarak bu bölümlerden sıvanın çamurla oluşan kümbetin altındaki toprak dikkatle çekilerek çıkarılır, içi boşalınca üstten de küçük bir delik açılıp içine kağıt ve küçük çırpılar ile ateş yakılır ya da açılan deliklere yaprak konup, üstende su akıtılırdı. Kimin gözünden su gelirse o cezalı duruma düşerdi. Ağustos'ta toprak ısındığı için "kümbet", daha iyi olurdu. Cız oyunundan çok dayak atma idi. Ebe sırtını oyunculara yüzünü duvara dönerdi. Bir kişi enseye tokat atardı. Cız , cız diye oyuna katılanlar parmak havada ses çıkarırken ebe de oyunculara dönerek tokat vuranı bulmaya çalışırdı. Ebe, tokat atan buluncaya kadar ensesi kızarırdı. Yaşı büyük olanlarda gelip geçerken bu oyunu oynayanların içine dalar, "şaplak patlatır",gülerek oyun mahallinden giderler olan ensesi tokatlanana olurdu. Oyuncular ebeye tezgah kurar, bildiği halde "o değildi", diyerek bir türlü vuranı bulamaz, sonunda ebe isyan eder ise oyunda bozularak yarım kalırdı.

Met erkeklerde askerlik yaşına kadar oynanan bir oyundu. Kızlar da oynasa erkeklerin oyunları iddialı olurdu. Birkaç çeşit oynanırdı. "Übülük" olarak tanımlananda ya toprak eşilip ya da iki taş arasına konan ağaç parçası, bir kez belli mesafede havaya kaldırılıp sopa ile vurularak uzağa gönderilirdi. Sopa ile vurulan kısım havada iken yakalayan oyunda ebe olurdu. Oyun mesafesine göre ebeliğin değişmesi yanında gittiği yere kadar sırtta taşımak, toprağı eşerek ayak dize kadar gömme gibi değişik oynandığı da vardı. Sokak arasında, parkta, bağ bahçede oynanırdı.
Çocuklar kadar aile büyüklerinin de katıldığı bir oyundu. Arap aşı gecelerinde oynanan oyunda ikiye ayrılan konuklar karşılıklı aralıkla oturur ve iki grup olunurdu. Ebe belirlenmeden, mendilin ucu sıkıca topuz yapılır ve ebe elinde karşı grubun arkasında yanıltma ile mendili bir kişinin ardına bırakır ve mendil arkasına bırakılan gruptaki bilecek kişi kimin arkasında ise tahminini söyler, doğru çıkarsa ebelik el değiştirir, yanlış ise tura ile kaybedenlerin avuç içine vurulur ki kırbaç gibi acıtır. "Elim göğerdi", "İnsafın kurusun" gibi sözlere rağmen oyun kızışarak sürerdi.
Münevver ağacının dallarının düzgün olanı seçilip kesilerek içi boşaltılması ile yapılan "el silahı", vardı. İçi boşaltılan ağaca kendir tükürüklenip sıkıca klep ile basılırdı. Birinci sıkıdan sonra, ikinci sıkı yapılırdı ve ağzı elle kapatılan sıkıştırma bırakıldığında hızla hedefe giderdi. Kendir sıkı yapılmışsa patladığında hedefe isabetince can acıtırdı. "Fot fot" ağacından sigara emziği yapan da olurdu. Sapan lastiği içinde söğüt ağaçlarından çatal için dal kesilirdi. Söğüt ağaç dalından düdük te yapılırdı. Ağacın kabuğu alıştıra,alıştıra çıkarılması ve düdük iyi ses yapması içinde dikkat gerekirdi. Sarı çiçeklerin sapı da koparılıp düdük gibi ses çıkarılırdı.
kaç kişi "Cızla" kimine göre "Gıcır'ı" anımsıyor.

Oyun için bir direk yere çakılıyor,ucu sivriltiliyor. Uzun bir tahta alınıp onunda tam iki yönlü orta yerinde bu direk sivri kısmının gireceği bölüm oyuluyor. Böylece hazırlanan düzeneğin iki yönüne iki eşdeğer ağırlıkta kişi biniyor. Sonrada iki yönden farklı kişilerce koşarak döndürülüyor, hızlanınca bırakılıyor ve durana değin bu dönme devam ediyor. 1950'lerde bu oyun bayramlarda gençler arasında sevilen ilgi bulan bir oyunmuş. Dönerken cız cız ya da gıcır gıcır gıcırdaması ile adlandırılan oyun unutuldu.

Ayrıca Cızla oynanırken ipi ağaca atıp bir minder uzatılan uçlarının bağlandığı bölüme konduğunda sancak olur sallanırlarmış, Sancak olayı bağlarda hala aynen yapılıyor. İp atlama ile sancak değişmeden devam eden iki oyun olarak devam ediyor..

Cızla ya da gıcır bir dönem oyun yaratma isteği ile gençlerin çocukların farklılığı imiş. Bir yerde basit ama yaratıcı bir yöntemle geliştirilen düzenek dahi şartları lehine kullanarak keyif almak isteyenlerden kalan bir anı değilmi?

KONUŞMA DİLİMİZ

Ömer Fethi GÜRER

Niğde konuşma şivesi de gelir düzeyine göre şekilleniyor. Kenar mahallelerden merkeze doğru dilde kullanılan sözcükler farklılaşıyordu. Okuyan ve memur kesim ile yeni kuşak "İstanbul dili" ile konuşur olmuştu. Yöresel şivemiz yakın illerinde konuşmaları ile etkileşmiştir. Niğde dışında konuşma üslubumuza Kayserili misin? Niğdeli misin ? Konyalı mısın? soruları sorulur. Konuşma dilimizde kimi kelimelerin başında, "b" harfi "p" ile yer değiştirir, "k" harfi "g" olur.Örneğin; Konya yerine "Gonya", "kalk gidelim" yerine, "galk gidek", leğene, "ileğen", bakıra, "pakır" denir. Konuşma dilimizde yer bulan kimi sözcükler:
Aralık (Antre)Ağsamak (Aksamak), Abaru (Şaşkınlık ifadesi)Allüş (Abartılı görme) Amani (Şaşkınlık ifadesi), Arsız (Yaramaz), Ağsak (Topallayan),Apırdaksız(Zamansız konuşma),Bahale (Bakhele), Bayaktan (Biraz önce), Buymak (Çok üşümek),Bilik (Saç örgüsü),Bıldır (Geçen yıl),Bibi (Hala), Bocut (Küçük testi), Bicik (Meme), Buhayri (Baca), Bişigeç (Pişirgeç), Böğür(karın bölgesinde), Bunar(Çeşme), Bıldır, Cıngıl (Salkım), Badaslı (Kirli), Cimcik (Az miktar), Cingil (Helke), Çimmek (Suya girmek), Cellabı (Gözü açık), Çömçe (Kepçe), Çörten (Su yolu), Çençire (Tencere), Cıngıtaş (Keskin taş), Cavralama (Çabalama), Cinli (Deli),Çenileme (Acı çeken köpek havlaması) Cicibaba,Çiğin (Omuz), Cıngarcı (Kavgacı), Çapıt (Bez), Cılk (Olacak, sulu), Çelibatır (Geliyor), Çömçe (Kepçe) , Çağsak (Düzensiz, üstü başı), Çalma (Ateş), Cive (İşe yaramaz), Diyince (Deyince), Çotanak (Kötü anlamında), Estağ (olacak iş değil anlamında), Dibaam (Olsun anlamında)
Dıkmak (İçeri girdirmek), Dıtmık (Tırmık), Dabış (Dazlak)Dibaham hele, Dıngıra (Çalgı), Döblek (Dabruka), Dölek dur (Uslu dur, zarar verme), Dinelmek (Ayakta durmak), Dıkmak (İçine girdirmek), Dal (Sırt), Diri Günü (Pazartesi), Esalet (Bile bile), Eşik (Kapıönü), Esikli (Genç kızlar için söylenir), Emete (Hala), Eksik etek (Kadın), Emmi (Amca), Evlik (1/4 dönüm, tarla sürerken pulluğun çizdiği ara), Gaç (Kaç), Gış (Kış), Gaça (Fiyat sorma), Gaşınmak (Kaşinmak), Gırnata (Klarnet), Godael (Bırak gel), Gögerdi (Yeşerdi, acıdı), Gücük (Şubat ayı), Gülek (Buğday ölçüsü)Geriş (Rüzgar), Gadem(Kardeş), Hezen (Tavanı oluşturan, düzenli kesilmiş ağaçlar), Hela, Ayakyolu (Tuvalet), Helke (Kova), Haylama (Köpeği salmak için yapılır), Hereni (Tencere), Hayat (Avlu), Hezaar (Olabilir), Horanta (Aile), Hele (Görelim anlamında), Hakışmak (Vuruşmak), Hoyan (Uzak dur), Helki (Kab), Himci (Hemen), Heyye (Olabilir), Hasılı (Sonuç olarak), Hamut (Deve üzerinde bulunur), Hazal (yaprak süprüntüsü), İlaaşı (Olacak işmi), Icık (Az), İlengiri (Kap), İleş (Hayvan ölüsü), İşgilik (Sucuk), Ihdırmak (Çöktürmek), Kekre (Beğenilmeyen tat), Kaynata (Baba) , Kanayaklı (Sahipsiz, kimsesiz kadın), Kerdi (Ekili alan bölümü), Kesek (Yapı malzemesi), Kişilik (Özel), Kesat (Kıtlık), Kalgımak (Hareketli oynamak), Kabış (Saçsız baş), Karsamba (Boş kalabalık)Kevgir (Delikli kap), Kursak (Mide), Naylan (Naylon), Nörüyon (Ne haber), Nörü patın (Ne yapıyorsun), Nirde (Nerde), Niy (Ne), Ölüzgar (Rüzgar), Ötme (Malzeme yeri), Oskis (Köpeğe söylenir, tut) , Ölemi (Öylemi), Öğürsek, börtleme (Haşlama), Perence (Pencere), Posiyet (Naylon torba), Usanmak (Yorulmak), Sokum (lokma), Şaplak (Tokat), Sekemek (Basamak), Sızgıt (Kavurma), Sünepe(Tembel), Sokurdanma (Kendi kendine söylenme), Şipit (Islak), Saçak (Halı ipi)Sını (Makas), Sağan (Kap), Selevir (Hasırdan, yük taşıyıcı) , Sokum ( yemekte ekmek ile alınan lokma), Soku (Bulgur taşı), Sıracalı (bulaşıcı hasatlık,yaramaz çocuklara yerinde duramıyor anlamında söylenen söz), Tetir (Ceviz kabuğu boyası), Tokuç (Çamaşır için kullanılan ağaçtan yapılma), Tuturuk (Çok ekşi), Tepem (Başım), Vir (Ver), Ütmek;(kazanmak ), Ütmek(ateşe göstererek örneğin kelle kıllarını temizlemek), Ümük (Boğaz), Ümüğü ötmek ( Yokluktan ve açlıktan perişan olmak), Übülük : (çocuk oyunu), Vıcıtmak :(eldekini ileri atmak), Vaş (Şaşkınlık belirtme), Vittırıvızık : (pekmezle yapılan irmik tatlısı. Yerinde durmaz kişi), Yarma (Bulgur), Yamsılmak: (rahat oturuş, dağılma), Yamuk (Güvenilmez) , Yaldır (Hareketli anlamında), Yazının iti (Oralı olma, önemsiz), Yağlık, mıh (Çivi), Yılıkkan (dağılmış,gevşemiş), Yuha :( hafif, giysi), Yuvak ( damda toprak bastıran silindir taş), Yömiye (Gündelik), Yüklü (Hamile), Yinli (Hafif), Zifir (Koyu gece karanlığı),
Derinkuyu lastiği (Ayakkabı), Esvap (Çamaşır), Şayak (Pamuklu kumaş), Elcek (Eldiven), Golf (Pantolon), Uçkurlu don (Kilot) , Fistan ve entari (Bayan giysisi), Değirmi (Ak tülbent), Canfıra (Kumaş adı), Fitil (Kumaş adı), Delme, (Yelek), İşlik ve Mintan (Gömlek), Göynek (İç çamaşır)
Kişilik (Bayram elbisesi), Sahu (Ceket), Urba (Elbise), Dikolte (açık giysi), Dottiri (Şalvar), Peşkir (Havlu), Lalin (Takunya), Tokya (Terlik), Pırtıcı (Manifaturacı), Fort (Kadın ayakkabısı) söylenirdi.

İLGİNÇ İNANIŞLAR

Ömer Fethi GÜRER

Halk arasında nesilden, nesile devam eden inanışlar vardı. Yola gidenin ardından su dökülür. "Su gibi gidip gel" denirdi. Su kırık ayna ile dökülmesi de işin çabuk halli içindi.
Başına kuş işeyenin talihi açılacağı ve piyango alması öğütlenirdi. Kafalarını tokuşturan çocuklara "Kel olursunuz vurmayın" denirdi. İstem dışı başları çarpanların evine misafir geleceğine inanılırdı. Kafası tokuşanlar bir kez daha vurarak baş ağrısı olmasından korunacağına inanılırdı. Çocuk emeklerse yada ayakkabılar sürüyerek gidilirse misafir geleceğinin habercisi idi, keza çay süzgeçten geçerde yine de tane kalırsa adedi kadar misafire yorulurdu. Berber de ve evde kesilen saça basmakta iyi sayılmazdı.

Sağ avuç kaşınan para, sol avuç kaşınan sağlıklı olacağı söylenirdi. Kaşı düz ve ön diş arası açık kişiler şanslı olur denirdi. Sağ gözü seyir eyleyen kişi iyi, sol gözü seyir eyleyen kederli haber alacağı, gözü dalana misafir geleceği söylenirdi. Kulağı çınlayan kişi anıldığına delalet sayılırdı. Dişi yerinden çıkanın bunu cami duvar deliğine gömmesi istenir, yola atılması hayra yorulmazdı. Çocukların yedi yaş dişide mutlaka cami duvarına bırakılırdı.
Dil ucu kabaranın fare artığı yediği sanılırdı. Eli büyük olan rahat yaşayacağı mutlu olacağına inanılırdı. Saygısızlık edene : "dilin uzadı", "hırsızlık yapana eli uzun", denirdi. Çamaşır "Salı günü sallanır" der yıkanmaz, İşe Pazartesi başlamak hayırlı bulunurdu.

Elinde ben olan kadın yemeği lezzetli olur denir, İşaret parmağı içe dönük kadın becerikli olarak nitelenirdi. Gece aynaya bakan gurbete gideceği varsayılırdı. Sağ kulak kızaran hakkında iyi laf edildiği, sol kulak kızaranın da arkasından çekiştirildiği söylenirdi.

Burun kaşınırsa da misafir gelecek denirdi.
Doğan çocuk düşen göbeği suya yada cami duvarına konurdu. Üzerinde gömlek elbiseyi ters giyenin o gün işi ters gider denirdi. Yola akmış küçük çişten geçen 40 gün kısmeti kesilir, Çıplak ayakla tavuk pisliğine basan tavuk gerisi ökçe de çıkacağı söylenirdi.
Gece ıslık çalmak uğursuzluk görülürdü. Sırtı kaşınan dayak yer denirdi. Tırnağın gece kesilmesi istenmez ve kesen ömrü kısa olacağı söylenirdi.

Cumartesi tıraş olunması doğru bulunmaz, tırnakta kesilmezdi. "Pazar günü tırnak kesen hediye alır, Perşembe kesen zengin olur, Çarşamba kesen kötü haber alır, Salı günü tırnak kesenin çocuğunun başına dert gelir, Pazartesi tırnak kesen kabir azabı görmez" denirdi. Eşini enseden öpenin ayrılacağı, Gözü mavi olanın nazarının değeceği, Yeşil gözlülerin aksi ve ters olduğu sanılırdı. Çukur gözlü olanların acımasız olduğu, yanakları çekik olanların kavgacı olacağı, Evden sağ ayakla çıkmayanın işi ters gideceği söylenirdi.

Kulağı büyük kimsenin ömrü uzun olacağı, kulağın kaşınması bir habere ya da yağmur yağacağına işaretti. El parmakları şıkırdatılması hoş karşılanmadığı gibi gece sakız çiğneyene "ölü eti", çiğniyor denilirdi. Ayak altı kaşınan yola gideceğine inanılırken, düz taban uğursuzluk sayılırdı. Kel olan "akıldan saçı dökmüş" denirdi. Şap, nazar boncuğu takılarak nazardan korunmaya çalışılırdı.

Yeni doğan çocuk odasına süpürge konmaz, şeytan arkasına saklanacağı varsayılırdı. Süpürge arkasında çöp bırakmakta "şeytan bekler", diye istenmezdi. Fanila ters giyilirse "nazar bulaşmaz", denirken kara kedi, köpek uğursuz şeytan sayılır, yolundan geçen işi bozulacağı düşünülürdü. Yemek sol elle yenmesi istenmez, sağ elle dahretlenme günah denirdi. Ekmekle ağız silinen evin bereketi kaçacağı, kırıntıyı uygunsuz yere dökenin günaha gireceği söylenirdi. Kadın erkeğin önünden geçmesi hoş görülmez "kadın geçen erkeğin işi rast gelmez", denirdi. Hanımın, bir adım arkada yürümesi uygun görülürdü.

Arife günü yıkanan çocuğun bir arpa boyu büyüyeceği, boyu uzayan çocuk kapıya kertilince boyu duracağı düşünülürdü. Ayakkabı ters dönerse "şeytan namaz kılıyor" denir, gece ev süpürmekte uğursuzluk getirdiğine inanılırdı. Kapı eşiğinde "şeytan tespih çeker", diye oturulması istenmezdi.
Ayak parmak parmağı ayrık olan şanslı ad edilir di. İki göğüs arası açık kadın gurbete gider, Üzerinden atlanan çocuk boyu kısa kalır, erkek çocuk ilk tıraşın da saçı tartılıp o kadar sadaka verilirdi. Nazardan korunmak için arka kaşımak, Soğan sarımsak kabuğu ile üzerlik tüttürmek te adetti. Baykuş, "uğursuz kuş" ,olarak tanımlanır, konduğu hanenin dağılacağı,işlerin bozulacağı söylenirdi, yani uğursuz sayılırdı.

TEHLİKELİ OLANLAR

Ömer Fethi GÜRER

Çocuk için akan süreç mutlaka bir şeyinde yapılması gerekn süreçtir. Ondan olacak çocuklukta ilgi alanu daraldığından farklı oyunları yaratma gibi bir çabada oluşmuş ama bu çabaların kimide çok tehlikeleri olan oyunlara vesile olmuştu. Bu oyunların çoğunluğu günümüzde dünde kaldı. Oyunlarda tehlike riski daha az ama dünde oyunlarda zorluk kadar riskte vardı. Met gibi oynanırken zarar verebilecke bir oyunda dikkat önde idi. Cız oyununa büyükler karışmasa çok sorun olmazdı ama bir büyük gelip enseye "Şaplağı" çaldı mı ense yanardı. O arada bireysel tehlike dışında genelde sorun olan oyunlar da vardı. Oyun diye Niğde bölgesinde yapılanlardan tehlikeli olarak tanımlananlar azaldı. Örneğin karpit patlatma her sokakta görülendi. Bu nedenle zarar görenlerde oldu. Oldukça riskli bir olaydı. Oyun diye yapılırdı. Kimileri şiseye kireç koyup patlatır ya da farklı yöntemle bilinçsizce balık avlardı ama karpit işi salt eğlence diye yapılırdı.

Büyükler görse engeller, bekçi görse yasaklardı ama ona rağmen "karpit patlatma" yapılırdı. Yaz tatilinde küçük çukur açıp içine az su ile karpit koyarak kutularda havaya uçurulması da oynanan oyunlardan zevk alan da olurdu. Zamanlama hatası ile yüzüne çarpıp zarar görenlerde olurdu. Gussüler'in Ali, gözünü bu oyunu oynarken kaybetti. Karpit sanayi çarşısından temin edilirdi. 1996 yılında Kaymakamlığın yasak kararı Yeşil Bor gazetesindeki haberdi. Torpil, havai fişek, ses ve gaz tabancası kullanımı yasaklanmıştı. Çocukluğumuzda bizim kuşak yasakları aşmak için her yolu denerdi. Cam şişe ye yanmamış kireç koyarak, su katılıp patlatılması da tehlikeli ama yapılandı. Keza Niğde'de özellikle Bor'da siftahta tehlike yaşanan bir olaydı.

Hıdrellezde, siftah coşku ile yaşanırdı. Siftahta her mahallenin geniş alanında ateşler yakılırdı. Çalı, çırpılar üst üste kayılırdı. Delikanlılar ateşten atlardı. Mantar tabancaları patlardı. Tabancası olmayan mantarın ortasına küçük taş koyar, ayak ile üstüne basıp patlatırdı. Korkutmak için arkadan yaklaşıp mantar patlatanlar olurdu. Çığlık sesleri, çıt patlar, ışık saçanlar, maytaplar seslerine karışırdı. Dink mahallesinde siftah İstasyon köprüsünün yanında yakılırdı.

Mahalle delikanlıları siftah ateşi öncülüğünü yapardı Kimileride çıpıklarım çalınmasın diye o gece nöbet tutar hatta çubukların önünde oturur idi. Bağ aralarından “çıbık” bulmak ateş yakmakta beceri işi idi. Çubukları olanlar koruyan kadar birkaç bağ verende vardı. Kimi yetkililer siftah için yasak koyar. Emniyet güçleri mahalleleri gezerek ateşleri söndür ise de tekrar ateş yakılırdı.
En tehlikeli oyunlardan biride mahalle kavgaları idi iki mahalle gençleri arasında kıyasıya yapılan bu kavga oyun görülürdü. 1970'lere değin mahalle kavgaları çok olurdu. Sapan yada el taşı ile iki mahalle gençleri sokak aralarında taş kavgası yapardı. Duvar arkasına siper alınıp, kıyasıya taş atılırken cesaretle ortaya atılanlar taşı yer, yaralanırdı. Niğde sokak arası mahalle kavgalarını Hasan Ulusoy yazmıştı. Bizim kuşakta bu oyun sayılan süreci gördü. Bor'da 1965'li yıllarında Dink mahallesi gençleri ile Dambulca ve Orta mahalle gençleri Kör İsmail cami yanındaki yokuşta çatışırdı. Dambulca'da Cin Ali taş kavgasında öne atılırdı. Kafası yarılırdı. Çok kişide saçları sıfıra tıraş edildiğinde çocukluktan kalan taş yarılmasının izleri vardır. Mahalle kavgalarına uzaktan bakardım. Ondan olacak kafamızda yarılmada olmadı.

Bu oyunlar ve benzeri tehlikeli oyunların yanında çoban gibi para ile oynan bir yerde kumar olan oyunlar azalması iyi oldu ama özellikle büyük şehirlerde bu oyunları oynama yaşında olanların özellikle uyuşturucu gibi toplumu zehirleyen olumsuzluklara buluşmasıda günümüzde tehlikeli oyunların yerini alan olumsuzluk oldu.

KEÇİBORLU

Ömer Fethi GÜRER

Niğde göç alan göç veren bir yerleşim yeri. Osmanlı döneminde çok sayıda Türkmen aşireti göç ile Niğde gelip yerleşiyor. Yerleşim yolu önemli ölçüde Çamardı üzerinden oluyor. Bu konuda Türkmenleri anlatan çalışmalarda Niğde bölgesine gelen göçler var. Sonrasında tarım hayvancılıkla uğraşan Türkmenlerden yerleşik düzene geçenler oluyor. O arada Niğde'den de göç yaşanıyor. O yıllarda Niğde bağlı Aksaray'dan gidenlerden İstanbul Aksaray semti doğuyor. Niğdeliler Ankara, İstanbul gibi yerler ettikleri göçlerle o bölgelerde yerleşik hale geliyorlar. Göç ile ekonomik konumu iyileşenleri örnek alanlarla göç süreci devam ediyor. Günümüze değin bu süregelen süreç bitmiyor.
Niğde'den göç ile gidip farklı yerlerde yerelşim yeri oluşturanlara bir örnekte Keçiborlular. Keçibor Isparta'da bir ilçe. Adını okuyunca Niğde ile bağı ne ki diye düşündüren bu yerdekilerinde Niğde'den göç ettikleri açıklanıyor

Isparta Keçiborlu İlçesi adı İlçe Çevre, Orman Müdürlüğünün sitesinde aynen şu şekilde açıklanıyor KEÇİBORLU ADI :
Keçiborlu adının nereden geldiği veya kim tarafından verildiği konusunda yazılı kaynaklarda ve halk arasındaki rivayetlerde değişik görüşler ileri sürülmektedir.
Keçiborlu'ya gelip yerleşenlerin Niğde'nin Bor ilçesinden geldikleri; bunların bir kısmının Uluborlu'ya yerleştikleri, Keçiborlu'ya yerleşenlerin ise buraya küçük borlu anlamına gelen "Kiçiborlu" adını verdikleri ifade edilmektedir. Bölgenin kırık küçük tepeciklerden meydana gelen arazi yapısına atfen küçük taşlık yer manasına gelen "Kiçiborlu" (Bor: taş, çakıl; Kiçi: küçük) adının verildiği sanılmaktadır. Daha sonraları bu isim Keçiborlu olarak değiştirilmiştir.

Gavur Kırığı Efsanesi
"Tarihi dönemi bilinmeyen bir zamanda meydana geldiği söylenen efsaneye göre Aydoğmuş yolundan Keçiborlu'ya inilen yer olan Cavur Kırığı Bölgesinden düşman Keçiborlu'ya saldırı hazırlığındadır. Keçiborlu halkı tarafından gece öküzlerin boynuzlarına mumlar takılarak yakılır ve böylelikle kalabalık bir ordu görüntüsü verilir. Vaziyeti gören düşman şehre saldırmaktan vazgeçerek geriye döner."

Keçiborlu ile ilgili anlatılarla bu ilçede yaşayanlarında Niğde göç ettikleri anlaşılıyor. Ayrıca efsane ile ilgili önemli bir benzerlik daha var. Altunhisara bağlı olan Keçikale köyü yakınında bulunan Keçikalesi ile ilgili anlatıda aynı içerikte. Keçikalesi köyümüzdeki Keçikale'si ile ilgili anlatılan efsane ile nerede ise aynı olduğuna göre Keçiborlular acaba Keçikalesinden mi göç ettiler sorusuda akla geliyor.

Sonuçta Niğde illere ayrılıp küçülen bir konumu var. Kırşehir, Nevşehir, Aksaray Niğde'den ayrılıp il oldu. Niğde'den ötelere gidenler İstanbul'da Aksaray ilçesini, Ispartada Keçiborlu ilçesini kurdular. Demek ki Niğde bereketli bir yer. Gidenler birde Niğde için alıp giden değilde keşke bir şeyler veren olsa idi. O zaman daha güzel olacaktı.

NİĞDE

Ömer Fethi GÜRER

Niğde ile ilgili dün irdelendiğinde Osmnalı döneminde Niğde önemini yitirdiği görülüyor. Oysa tarihi derinliklerde Niğde başkent olacak kadar önemli ve gçözdedir. Osmanlı
dönemine kadar da Niğde çok kere ciddi anlamda gelişmeler yaşamış kenttir. Özellikle Torosları aşma yolunda Niğde bir durak ve bir yerde geçiş kontrol kentidir.

Türklerin Egemenliği Niğde'de 1166 ve sonrasında görülür. Anadolu Selçukluları döneminde Niğde önemli bir merkezidir. I Alaeddin Keykubat ile Niğde önemli özelliğe ermiş ve değer bulmuştur. Dönemin Valisi Zeyneddin Beşare Niğde için halende sembol değerlerin Niğde kazandıran isimidir ki 1223 tarihinde Alaeddin Cami gibi bir eser Niğde'de yaptırmıştır. Hüdavent Hatun Türbesi
de 1312 yılında yapılan ayrı bir özelliğin ve ilgi merkezinin adıdır. Kösedağ Savaşlarında Anadolu Selçuklularının Moğallarua yenilmesi ile bölgede Moğolların uç beyliği İlhanlıların yönetimi oluşur. 1357 yılında Karamanoğullarının bölgesi olan Niğde'de 1409 yılında Akmedrese gibi özel bir yapının yapılması gerçekleşir. 1471 yılında Fatih Sultan Mehmet Karamanoğullarını yenerek Niğde Osmanlı yönetimine katmıştır. Bu süreç Niğde için geçmişe oranla gerilemenin yaşandığı süreç olarak dikkat çekiyor. Osmanlı döneminde bölgede gayrimüslimlerin özellikle Kiliseler yaptırdığı ve çok az Osmanlı eseri Niğde'de yer aldığı görülüyor.

Bu konuyu kimi kereler yazılarımda işledim. Nedenlerinide irdelemeye çalıştım. Niğde o dönem sonrası özelliğini yitiryor. Konya Kayseri arasında sıkışıp kalıyor. Osmanlı Niğde neden ilgisiz kalıyor Balkanlarda camiler medresler yapan Balkanları Türk ve Müslüman olmaıs yönünde çaba harcayan Osmanlı Anadolu merkezinde Niğde'de nufusun yarısına yaklaşan gayrimüslimlerin gelişimine olanak tanırken Türklerle ilgili sınırlı ibadet hane yada eser yapıyor?

Bu konuya farklı bir bakış açısından düşündüğümde Padişahların bölgeden çok az geçmiş olmalarıdır ya da bulunmalarına olayı yorumluyorum. Örneğin Osmanlı padişahları bölgede çok az sefere çıkıyor. Keza Sokula Mehmet Paşa döneminde yaptırılan Bor ve Niğde cami hamam ile bedestende Bor'da bulunan Barut Fabrikasından Konya ovasında yaşanan savaş için sağlanan barut desteğine şükran için yapılıyor. Yeni bölgeden sağlanan yararlılık ve bölgede yaşanan sınırlı olunca Osmanlı döneminde bölgedeki halk gözden ırak olduğu gibi gönüldende ırak kalıyor.

Niğde beklide hiç Osmanlı padişahı haca gitmemiş olmasındanda zarar gören yerlerden Çünkü büyük ihtimalle padişah haca gidecek olsa Niğde yolundan geçecekti O durumda konaklayacağı bu bölgelerde camiler, hanlar, hamamlar daha çok yapılması muhtemeldi.

Balkanlarda sefere gidilen yerlerde yapılanların varlığıda bu bağlamda dikkat çekici değimlidir? Keza Osmanlı için merkez olarak dikkat çeken yerler Edirne,
İstanbul, Bursa, İznik gibi merkezlerin Niğde uzak olması o dönemlerdeki ulaşım koşullarıda düşünüldüğünde Niğde adına handikap gibi görmekte olasıdır. Keza Niğde için sorunlu il olmaması Rum Ermeni ve Türklerin kavga etmeden yaşadığı ender yerlerden olması gibi nedenlerde Niğde için çok farklı yatırımların olmamasına neden olabilir? Ama Niğde'de 30'u aşkın kilise yapılırken aynı yerlerde Türkler için aynı boyutta camilerin yapılmamasının açıklamasını en azından tarihçiler yorumlayabilir"

Niğde merkezde köy ve kasabalarda cami yerine kiliselerin ağırlıklı oluşunun açıklaması doğal olarak ki tartışılması gereken konudur.
Osmanlı dönemi için şeriatın vardır ama uygulama Türkler içindir. Bu nedenle Osmanlı Dönemi iyi irdelenmesi gereken bir süreçtir.

İstanbul'da Beyoğlu, Fatih, Üsküdar, Kadıköy, Eminönü gibi Osmnalı dönemi merkezlerinde camilerimiz çok güzel Osmanlı yapısıdır ama Kiliselerde o dönemde görkemli olarak yapılmasına imakan sağlanmıştır. Kadıköy Bahariye'de cami yokturda kilise birden çoktur. O nedenle Osmanlı dönemindeki kilise cami olayını iyi bakmakta yarar var. Cumhuriyet döneminde hiç kilise açılmadığı ve her mahallede cami olduğu düşünülürse Cumhuriyet sonrası nufusun % 98 müslüman olduğu da görülür. O açıdan konu dikkate değer özelliktedir. Birkaç kez incelenmesi için yazdım önerdim. Konuştuğum tarihçilerde çok açıklama getirmedi ama düşünmeye ve irdelemeye değmez mi?

"YÖNÜM ARDIMA DÖNSÜN"

Ömer Fethi GÜRER

Yemin günlük yaşamımız için sık baş vurulan yoldur. Yemin etmeden yaşadım diyen yok gibidir. Yemin farklı biçimleri ile yaşamımız içindedir. Çocuk suç işler yada işlemz sorguda ise değişik yeminlerle anne babaya karşı savunmadadır. Öğrenci öğretmene karşı yapmadığı konuda yakarışına yemin katar. Alış verişte, kadın erkek arasında olan olmayan konularda yemin sıkça gündeme gelir. Yemin ile arkadaş olanda belki olumsuzluğu olan bedduadır. Yemin ve beddua insan yaşamı içinde değer bulur. Olmaması sorunların ya da yaşamdaki her durumum çözülmüşlüğü ile olası olabileceğini söylemekte yanılgı olmaz.

Yemin yalan yere edilenide vardır.İşte kötü olanda budur. Sonuçta yemin inandırıcılık adına edilir. Yalan yemin edilmesi o alanda güvenide bozar.
Yemin o denli çeşitli ve farklı sunumları vardır ki kimi zaman ilk kez duyduğunuzda olur. Kiminde ekmek nimet öndedir. Ekmek çarpsın. Şu Nimet yalanım varsa boğazımdan geçmesin diyenlerin varlığı yanında vallaha billaha diye edilen yemin en çok tanık olunandır. Dünde yemin nasıldı?İşte Türkmenlerde yaşanan bir yemim konusu "Cenupta Türkmen Oymakları,Aladağ ve Yörükler arasında kitabında okudum. Kitapta "önüm Ardıma dönsün" sözü bir yemin olarak tanımlanır ve bazı yerlerde "Çarpılmak"olarak tercüme edildiği yazılır. 60 yıl önce Şıhlı köyüne giderken yazara kılavuzluk eden bekçi Mehmet devamlı olarak anlatır : Bizim köyde Niğdelilerin tarlaları vardı. Efendi, biz her sene bunları ortak işlerdik ama Niğdeliler haklarına razı olmadı" Bizde "yumuş"(Yumuş : Toplanış,cemiyet,Adana'da pamuk otlarını kazmak için tutulan işçinin adına "yumuş uşağı" derler)ettik Kolayını bulduk.Bundan böyle, o tarlaları kiralık kullanacağız

Ortaklık etmeyeceğiz. Bütün köylü;yemin ettik,ant içtik, avrat boşadık, taşa tükürdük,değnek atladık, böyle yapacağız. Türkmenlerde değnek atlama yeminin ismi "çöven'dir". Çepnilerin arasında dolaşan babaların elinde birer bambudan yapılmış baston vardır. Çepniler bu bastonu pek kutsal ağaç olarak tanırlar ve en büyük yeminleri bunun üstünden atlayarak yaparlar. Aşiret arasında çıkan davaları idare eden babaların veya ihtiyarların ismine "Pirbudak" deniyor. "Çövenden atlama yemini çok defa bu adamlar yaptırırlar fakat Cumhuriyetten sonra bu işi yaptıran kalmamıştır. Şimdi bu adet ölü adetler arasına karışmıştır"

Yemin günlük yaşamda çeşitliliği ile sürgeliyor. Türkmenlerde değnek atlama yemini varmış sonrasında yeminini tutamayan kafasında kibrit çöpü kırılır olmuş. Çöp bir yerde küçülmüş ama yien kimi inanışlarda var.

Yemin edilmesi, tutulmaması, yalan yere yemin kurlları oturmuş,işleyişi düzenli, Hukukun üstünlüğü ilkesinin anlam bulduğu toplumlarda gerek kalırmı bilinmez. Ama bir ihtiyaçtan ve güvensizlikten kaynaklanıyor. Yemin ile kişi inandırıcılığa erdiğini düşünüyor.

Aşktan işe yeminleri derleyen olurmu bilmem ama kitabı olacak kadarda yemin çeşitleri olduğu düşünüyorum.

Yeminler için şarkılar dahi yazılan toplumda yeminden ayrı bir yaşam düşünmek olası gibi gelmiyor ama 100 yıl önce "Çöven" atlayarak yemin ettiğimize göre belki bir gün yeminden arınırız. Güven duyar sözümüz ağzımızdan çıktığı biçimde doğu olduğu kabul görür. Yemin ile anlatıya savunmaya gerek kalmaz.

HANÇERLİ'DE GÖÇ

Ömer Fethi GÜRER

Hançerli farklı bir güzelliği olan yerleşim yerimiz. Niğde merkeze bağlı kimi yerler gibi mübadele öncesi bu yerde Rumlar ile Türkler iç içe yaşıyorlarmış. Kurtuluş savası döneminde kimi yerde Rumlar taşkınlık yapsada bu köyde uyumlu bir dostluk olduğu dönemin tanıklarının anlatımlarından anlaşılıyor. Hançerli Osmanlı döneminde Fertekköy Müdürlüğü Niğde Mutassaraflığı Konya Valiliği yönetimi altında dinsel olarak ta Rumlar açısı dan Konya Metropollüğüne bağlı imiş, Hançerli o yıllarda çevredeki Türk ve Rum Köyleri ile sosyal ve ticari ilişkisi olan yerlendenmiş Niğde 6 kilometre uzakta Hançerli 1924 yılı Mübadele dönemi öncesi 82 aile 231 kişi Rum ve 50 kişide Türk varmış. Kimi kaynkalarda bu rakamlar farklı olarakta yer alıyor. Mübadele öncesi bir kısım Rumlar bölgeyi terk etmiş. Mübadele başladığında ise kalan rakam sınılı imiş.. Rumların köyden ayrılmalarının oluşumunu 1956 yılında Haralambos Kubroğlu Atina'da şöyle anlatmış : "Komisyon gelip de kiliseye ait eşyaların toplanmasını" söyleyince kiliseyi ve çan kulesini sökmeye başladılar.

Biri çanı çaldı. Bütün herkes toplandı. İnsanlar birer birer çanı çalmaya başladı. Herkes birkere olsun çanı çalmak istiyordu.! Telmisos(Hançerli) Türklerde vardı. Geldi "komşular çanı niye çalıyorsunuz?" diye sordular. "Bu kadar zamandır üstünde yaşadığımız memleketimizi bırakıyoruz, vedalaşmak istiyoruz" dedik. Türklerle Rumlar bir olup ağladılar ve Mübadeleye sebeb olanları lanetlediler. Korfa'da Niğde'den göç edenler yerleşirler.
Bu tanıklıkta gösteriyor ki Türkler Rumlar göç ederken onlara karşı kötü davranmamışlar ancak balkanlarda Türkler Anavatana gelişinde ise Yunan, Bulgarlar onların gelişine bu denli üzülmemiş ve kimini soyup kimine de zarar vermişler.

Tarih yazanlar genelde tanıkların yaşadığı evrelerdeki sözlerinden yola çıkarlar. Türkiye'ye gelen göçmen hemşehrilerimiz daha çok sıkıntı yaşamış, birden çok kere ayrı yerlere taşınmış, aileler bölünmüş, malları mülkleri elden gittiği gibi göç yollarında sorunları çok olmuş ama o konuda yazılı olanlar daha yeni yeni oluşuyor. Bölgede dünde yaşamın izleri Rumların göçü dönemindekiler kadar o dönemde gelen Türklerin dününde anlaşılması ile anlam bulur.
Türk halkı yaşamı boyunca hep insancıl ve anlayışlı olmuştur. Bizim insanımıza saldırı olmadan saldırmamıştır.

Edirne'de Şükrü Paşa anıtı ve Balkan Savaşı dönemi ile ilgili düzenlenen bölgede gezince dün Türklere neler yapıldığı daha iyi görülüyor. Bulgarlar gözleri oyup çocukları kurşunlamalarının resimleri var.

Niğde'den giden Rumlar ise 1924 yılındaki göçü 1956 yılında Atina'da tarihe tanıklık etme adına yazılan kitapta Türklerle Rumlar sarılarak ağlaşıp vedalaştık diye anlatıyor. Malum Mübadele ülkemize işgal etmek amacı ile Saldıranların Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde geri püskürtülüp vatanımızdan atılmaları ile son bulunca iki tarafta kalan iki taraf yurttaşları karşılıklı değiştirildi. Yunanlıların emperyalist yaklaşımları Anadolu Rumlarının sonunu getirdi. O dönemden değişik bölgelerde çok sayıda kilise yıkmadan ayakta kalmasını sağlayıp kimini de cami olarak ibadete açık tuttuk ama Yunanistan'da Türklerden kalan çoğu yer çoktan yok edilmiş. Fark beklide burada. Onlar Avrupa'da ama biz Avrupalıdan ilerdeyiz. Birde kimi bakımsız kalanları onarır müze yapar isek daha da doğru yapmış oluruz.Ayrıca göç ile gitmiş ailelerden gelmek isteyenlerde misafir ederiz. Niğde bu anlamda hoşgörü ve misafirperverliği gösterecek özellik ve güzelliktedir.

İPEK YOLU

Ömer Fethi GÜRER

Niğde Ticaret ilk insanın Anadolu'ya gelişi ile başladığı Göllüdağ Kömürcü Kazılarında çıkan verilerle saptandı. Kazı Başkanı Prof. Dr. Nur Balkan Atlı bu konuda yaptığımız görüşmede taşıma araçları yok iken Niğde'den Mezopotamya ya ürün taşındığını anlattı. Yani Niğde ticaret daha Neolotik dönemde bölgede olan bir gelişme idi.

Keza İpek yolu olarak tanımlanan ve genelde kervan yolu olarakta söyleyebileceğimiz yolda Niğde'den geçiyordu.Niğde genelinde İpek yolu ile ilgili dünde ulaşım izleri birden çok yerde açığa çıkıyor.

Niğde bu konuda da inceleme bekleyen bir il konumundadır. Niğde için bu konular belgesel çalışması yapacak ilgililerin uğraşları ile daha güzel sunuma erecektir.

Niğde için İpek yolu olarak tanımlanan yollar Dikilitaş, Karaltı, Tyana, Ulukışla'da belirgin görülmektedir. Özellikle Karaltı Kasabasında bulunan yer altı şehirleri ile antik mezarların olduğu alanda kervan yolu görülmeye değerdir. Bu alanda kağnı ve benzer araçlarında kullanımı nedeni ile kaya parçalarının tekerlek izlerine sahip bulunması dünü anlatan önemli belgedir.

Ulukışla ilçemizde Yeniyıldız-Aktoprak kasabası arasında bulunan Kamer-üd Din Hanının önünden geçen güzergahta eski ipek yolu kalıntıları bulunmuştu. Dikilitaş ve Karatlı'da İpek yolu ile bulguların yanında han ve dikilitaş olması dikkate değerdir. Keza Dikilitaş kasabasında yer alan dikilitaş benzeri dikilitaş Kemerhisar'da da vardır. Muhtemel aynı dönem yapılmış bu iki dikilitaş mola verme, konaklama yerlerini belirleme gibi özelliği de varmı idi diye sorgulamakta olasıdır.

Niğde için bir belgesel çekilecekse bu belgeselde İpek yolu mutlaka detayları ile ele alınıp açığa çıkmalıdır. Görülen o dur ki Niğde genelinde mevcut antik döneme ait eserlerin olduğu alanlarda bulunan yol izleri kadar bölgede yer alan antik yerlerde tek tek araştırılması gerekendir.

Ayrıca Niğde için Hıristiyanların kutsal Hac yolu üzerinde olması nedeni ilede ayrı bir ulaşım yolu olduğu da bilinendir.

Niğde açısından farklı bir yönde olsa da Göllüdağ obsidiyeninin Filistin ve Suriye'ye daha Neolotik çağda ulaşması ile ilgili yolda irdelenmeye değerdir. Ulaşım araçlarının olmadığı dönemde Anadolu'dan ilk yurtdışı giden ürün sayılan Obsidiyen taşınması ve ticari değer olarak bulduğu önem kadar ulaşım yolu da araştırmalıdır.

Niğde antik dönemden başlayarak üç ayrı yoldan Ulukışla'da buluşan yolları açığa çıkarılması tarihsel süreçteki yaşananlar içinde belge niteliğinde olacaktır. Bu alanlarda yapılacak çalışmalarla çok bilinmeyeninde aydınlanması olasıdır

Bu konuların bilimsel çalışma ile buluşması gerekir. Bu bağlamda aklımıza ilk gelen Üniversite olmaktadır. Niğde Üniversitesinde Tez çalışması yapan öğrenciler olsun Niğde için bu yönde bir çabaya sevk edilmelidir.
Niğde genelinde tüm değerlere ermek kısa süreli yolculukla olasıdır. İpek yolu gibi geçmişin kervan yollarını güzergahları ile el almak ve bu güzergah üzerinde konaklama alanları ile oluşmuş yerleşimleri saptamak ilginç bir çalışma olsa gerektir.
Niğde bölgesinde çok sayıda korunaklı yerde yerleşim olmuş iken Karaltı gibi düz sayılacak alanda oluşan tarihi dokuda incelemeye değerdir.

İpek yolu izleri yanında kaya mezarları ve sandukaya benzer mezar taşları ile bu bölge dikkatle ele alınması gereken yerlerdendir.
Niğde konusunda çok araştıran çalışan yoktur. Yazışan ve yapılanlarda birkaç istekli ve meraklı ile olmaktadır. Niğde adına yapılacak her çalışmada erilecek çok bilgi ve belge yanında dünden gelen azda olsa eser vardır. Karaltı gibi önemli bir merkezde Kale ile ilgili bir duvar kalsa da Dikilitaştan başlayacak inceleme için en azından kaya mezarları bir fikir verebilir. Keza bu bölgede yer alan İpek yolu izleri Ulukışla'ya kadar sürülerek bir dönem yol hattı ve o yol hattındaki süreçte göz önüne taşınabilir. Son dönemlerini Faruk Nafiz Çamlıbel Han Duvarları şiirinde anlattığı yollar yeniden aydınlanır. Sessizliği bozan kervanlar ile bitmez gelen yolculuklarda Niğde sınırları içinde kalan kısmı ile canlandırılır.

Veriler ve bilgiler ışığında Niğde tarih boyunca önemli bir geçiş yolu olmuştur. Niğde bu açıdan da incelenecek önemdedir. Keza ticari olarak ta Niğde bu bağlamda önemli bir merkez olması ilk insana dayanan bir özelliktir. Ne yazık ki bu süreç ilerleme yerine gerilemeye dönmüştür.

İSYANKAR ÇEŞMESİ

İSYANKAR ÇEŞMESİ

Ömer Fethi GÜRER

Yaşam değişimi ile kimi özelliklerde gözden ırak kalır oldu. Bir dönemler için sokak yada mahallelerde çeşme ne kadar önemli idi. Yol boylarındaki çeşmelerde yolculuk yapanlar için gerek kendileri gerek hayvanları için olmazsa olmazdı. Kervanlar yollarda su olan yerlerde konaklar yerleşim yerleri suya yakın alanlarda olurdu.

Çeşmelerde dönemine göre kimi yerde görkemli kimi yerde düz yapılardı. Çoğu çeşme kesme taştan kemerli ve horhor olarak adlandırılan düzenekte idi. Künklerle gelen su bir boru ile akıtılırdı.

Osmanlı döneminde İstanbul'da özellikli çeşmeler yapılmıştı. Günümüzde Topkapı Sarayı girişi, Karaköy gibi yerlerde dünden gelen işlemeleri, taş oymacılığı yanında çinileri ile muhteşem çeşmeler var.

Niğde bölge genelinde çok özellikli sayılacak çeşme yok. Zengin bezemeli,işlemeli çeşme olarak tanımlanacak eser görmek olası değil. Birkaç çeşme yapılışı itibari ile biraz daha dikkat çekici. Sungurbey cami yanındaki şadırvan gibi yok olan yapılarda var. Çeşmeleri çok özellikli görmeyince sahiplenmemişiz de. Özellikle çeşmeler evlere su alınması ile konumunu da yitirmiş. Her evde çeşme olmadan mahalle sokak çeşmeleri önemli idi. Su almak için sıra olunan bu çeşmelerde suyun yalaka aktığı çeşmelerde vardı. Çeşme, İnsan için olduğu kadar, hayvanlara su vermede işe yarardı.

Niğde için tarihi çok sayıda çeşme adı verilebilir.Ancak çeşmeler kitabeleri dışında çok dikkate değer değildir. Sıralı Cami yanındaki Çeşme dikkat çeker. Hatıroğlu Çeşmesi de çeşme özelliğinden çok yaptıranının özelliği olan bir çeşmedir. Çeşme yaptıran Hatıroğlu Şerafettin Mesut çeşmeyi yaptırdığı yıl devlete isyan ettiği bilinmektedir. Aladdin Cami karşısındaki kitabesi bulunan bu çeşmede Camide özellikle taç kapıda olan işçiliğin gölgesinde sade bir yapıdır. Çeşmede yer alan kitabede 1276 yılında III. Gıyasettin Keyhüsrev zamanında Hatıroğlu Şerafettin Mesut tarafından yaptırıldığı belirtilmektedir. Şerafettin Mesut aynı yıl devlete karşı isyan ederek IV. Ruknettin Kılıçaslan'ı öldürmüşse de daha sonra yakalanarak öldürüldüğü bilinmektedir. Bu tür bir yapıda Bor'da Kör İsmail Cami yaptıranı ile ilgili anlatıdır. Kör İsmail değil Kor İsmail'de gençliğinde önemli bir şaki iken sonradan tövbe ettiğinden başlayan farklı anlatıları olan bir hikayesi de vardır. Niğde için bilinen isyankar çeşmesi ise Hatıroğlu çeşmesidir.
Hatıroğlu Şerafettin Mesut'un yaptırdığı belirtilen bu çeşme Niğde için en çok göz önünde olan çeşmedir.

Çeşmeler ile ilgili genelde dikkate değer olan dönemine ait kitabeler ve kişilerdir. O nedenle tüm çeşme kitabelerinin okunması doğru olandır. Bu konuda kimi zamanlarda yapılan çalışmalarda vardır.

Bor ve Ulukışla'da Osmanlıdan kalan &